Eğer hayatınızda bir kez olsun ölüm acısını yakından hissettiyseniz nasıl tarifsiz ve çaresiz bir duygu olduğunu anlatmama gerek yoktur. Keşkelerin içinde kaybolduğunuz, zamanı geri çevirebilmek adına sahip olduğunuz herşeyi feda edebileceğiniz, hayatın anlamsızlaştığı ve aldığınız nefesi bile sorguladığınız bir dönem. Tüm bunların yanında sevdiğiniz insanın canının yandığını görüp elinizden birşey gelmemesi yüreğinizi yakan diğer bir ateş. 20 Ağustos 2014 bizim yaşamımızın en acı günü ve yaklaşık bir yıldır da iyileşmeye ve hayata umutla tuttunmaya çalışıyoruz. Benim ve eşimin bundan yaklaşık bir yıl önce yaşadığımız o büyük acıdan sonra iyileşebilmek ve tekrar iyi hissedebilmek adına hayatımızın felsefesi haline getirdiğimiz birkaç kuralı sizinle bugün paylaşmak istedim. Bu yazımı 20 Ağustos günü yayınlamayı düşünürken bugünün belki de daha doğru olabileceğine karar verdim. Ülke olarak içinde bulunduğumuz bu üzücü süreçte okuyan ya da aynı acıları tecrübe eden birilerine biraz olsun umuyorum hayatında ışık olur bu yazı.

Günlük hayatlarımızda bireysel olarak mücadele ettiğimiz farklı sıkıntıların üzerine yaşadığımız her toplumsal yıkımdan sonra da, vicdan sahibi bir halkın insanları olarak gerek yüreklerimizde gerekse hafızalarımızda büyük yaralar açılıyor. Öfkenin, nefret dolu sosyal mesajların ve kaygıların hayatlarımızın ve ülkemizin baş köşesine yerleştiği bugünlerde hepimizin biraz nefes almaya ve olumlu düşünmeye ihtiyacı var. Kötü hissetme ve hissettirilme konusunda özellikle son zamanlarda bu kadar başarılıyken yaşamlarımızda hala bir şeyleri değiştirebilme şansımız var mı? Çevremizde yaşanılan bunca olumsuzluğa rağmen huzurlu ve mutlu olabilir miyiz? Kendinizi kızgın, kaygı dolu ve öfkeli hissetmek yerine bu enerjinizi olumlu alanlara yöneltmek sizi duyarsız biri mi yapar? Gerçek şu ki nefretle ve negatif enerji ile dolu hiçbir birey ya da toplum sağlıklı değildir ve sağlıklı adımlar atamaz. Daha da önemlisi yaşadığımız bu travmalar ve stresler yakın zamanda daha da büyük hasarlara yol açacaktır. Mutluluk önce sizin zihninizde ve bedeninizde başlamalı. Aksi halde birbirimizi zehirlemekten ve toplum olarak parçalanmaktan öteye gidemeyiz. İyi hissedebilmek aslında sizin elinizde. Bunun içinde birilerinin sizi motive etmesini beklemek yerine önce sizin kendinizi motive edebilmeyi öğrenmeniz gerekir. Nasıl mı?

*Aldığımız nefesi bile geri veriyorsak sahip olduğumuz mal, toprak parçası ya da para ile değer biçilen satın alınan herşeyin geçiçi olduğunu, aslında size ait olmadığını sık sık kendinize hatırlatın.

*Hafta içi her gün kendinize sosyal medyadan, telefonunuzdan, haberlerden ve negatif enerji dolu insanlardan uzakta STRESSİZ ORTAM zamanları yaratın. Her gün düzenli olarak gideceğiniz ve kendinizle başbaşa kalabileceğiniz alanlar bulun. Günde en az 10 dakika kendiniz için bu zamanı ayırın.

*Değişiklik yapın, size kendinizi iyi hissettirecek farklı şeyleri deneyin. Uzun süredir başlayamadığınız hobinize geri dönün mesela ya da hiç cesaret edemediğiniz yeni bir şeyi deneyin bu hafta sonu.

*Hayatınızda sahip olduğunuz için şükredeceğiniz en az üç şeyi hergün kendinize hatırlatın. Sağlığınız, aileniz ya da çok şükür diyebileceğiniz her ne varsa yaşamlarınızda size verilmiş bir armağandır unutmayın.

*Düşündüğünüz, kafanızda kurduğunuz herşeye inanmayın ve ne zaman olumsuz bir düşünce zihninizi meşgul etse sizi en çok mutlu eden anı ya da kişiyi hatırlamaya çalışın.

*Sizi olumsuzluğa sürükleyecek kişilere ve sohbetlere izin vermeyin. Yaşadıkları mutsuzlukları ya da hatalarının bedelini başka insanları mutsuz ederek ya da üzmeye çalışarak çıkartmaya çalışan insanları yaşamınızdan tamamen çıkartın.—Mış gibi  yapan ama eline geçen ilk fırsatta BEN diye başlayan cümleler kuran bu insanları değiştirmeye çalışmak maalesef zaman kaybı!

*Yaşanılan herşey iyi ya da kötü hayatın bir parçası. Değiştiremeyeceklerinizi olduğu gibi kabul edin.

*Yoğun iş temponuza, bitirilmesi gereken projelerinize ya da işlerinize rağmen her gün ailenize ve dostlarınıza zaman ayırmaya çalışın. Düzenli bir sosyal hayat ve sevdiklerinizle dolu dolu geçireceğiniz saatler hayatta ki birçok başarınında en büyük sırrı bana kalırsa.

*Her gün hayatlarımızda ki bir diğer özel gün, yeni bir şans, tekrarı olmayan ve bir daha asla yaşanmayacak olan özel gün. Gününüz sizin gördüğünüz kadar aydınlık, hissetmek istediğiniz kadar mutluluk dolu geçecek. Karar sizin!!! Her gün önce KENDİNİZE ve sonra sevdiklerinize iyi davranın.

*Hayatınızı, yaşadıklarınızı ve kendinizi kimse ile karşılaştırmayın. Herkes bu yaşamda kendi yolculuğunu yaşayıp farklı şeyler tecrübe ediyor. Eğer bir kıyaslama yapmak istiyorsanız kendinizi kendinizle kıyaslayın. Her geçen gün daha iyi, daha sağlıklı ve mutlu olmak için çaba gösterin. Kısaca klişe ama başkalarının hayatlarını baz alarak enerjinizi boşa tüketeceğinize kendinizin en iyi versiyonu olmaya çalışın.

Nasıl öfke dolu ve huzursuz bir zihin bulaşıcı bir hastalık gibi yayılıyorsa, mutluluğu ve neşeyi de çevremize aynı şekilde yaymak bizim elimizde. Hayatı kirli toz bulutlarının içinde yaşayarak ümitsizliğe kapılmaktansa, kendi küçük dünyamızda ve çevremizde yarattığımız ufak değişimler ile başlayalım işe. Ufak değişimlerin büyük kazanımlara yol açtığını unutmayalım.

 

Sevgiler

Berna

 

Sevgili Aysel Can, annemiz seni her geçen gün daha çok özlüyoruz. Tek yapabildiğimiz sensiz hayata alışmaya çalışmak. Huzur içinde uyu….Çok özledik…

Gluten nedir?

Gluten sanıyorum pek çok kişinin bu aralar sıkça duymaya başladığı bir kelime. Özelikle de otoimmün bir rahatsızlığa sahipseniz beslenme şeklinizi glutensiz olarak değiştirmeniz doktorunuz ya da beslenme uzmanınız tarafından tavsiye edilmiştir bile. Bende geçen yıla kadar bu beslenme şeklinin sadece gluten intoleransına yani “gluten duyarlılığı” sahip kişilere özgü olduğunu düşünürken Avusturalya da tanışma fırsatı bulduğum ve aynı okuldan mezun olduğum beslenme uzmanı ve yazar Lola Berry sayesinde bakış açım tamamen değişti diyebilirim. Gerek kitaplarında gerekse sohbetlerinde sıkça dile getirdigi gluteni son bir yıldır araştırmaya, kurslara katılmaya ve bu konuda dünya da yazılmış makaleleri incelemeye başladım. Özellikle yaşadığım Melbourne şehri sağlıklı yaşama olan hassasiyeti ile meşhur bir şehir olması nedeniyle araştırmalarım konusunda bana pek çok konuda olanak sundu ve çok farklı uzmanlarla tanışma fırsatı sağladı. Son 6 aydır da hayatımdan yavaş yavaş çıkardığım gluteni ve glutensiz beslenmenin etkilerini kendimde gözlemlemeye başladım. Tecrübelerimi yazımın sonunda paylaşacağım ama öncelikle biraz bilgi ile başlayalım.

Gluten nedir?

Gluten, arpa, buğday, bira, makarna, ekmek, bulgur ve bir çok işlenmiş gıdada bulunan bir tür proteindir. Gluten içeren tahıllardan yapılan unlu gıdalar sofralarımızda büyük oranda tüketilmektedir ve bağırsak hastalıklarından metabolizmik sorunlara kadar sindirim ve dolaşım sistemini oldukça etkileyen zararları bulunmaktadır. Vücuttaki doku sistemine verdiği zararlar sonucu bağışıklık sisteminin genetik yapısını değiştirir ve vücudun alerji, astım ve enfeksiyonlara karşı olan savunmasını bozar. Çölyak hastalığına sahip olanlar ise yüksek gluten duyarlılığı riski altında yaşayan bireylerdir.

Gluten duyarlılığı ve bağırsaklarda hasar olup olmadığını nasıl anlaşılır?

Gaita testi ile varlığı test edilebilmektedir ve bu şekilde bağırsakların zarar görüp görmediği anlaşılabilir. Ama benim fikrim glutensiz diyete başlamak için bağırsaklarda hasar oluşmasını beklemeyin ve test yaptırarak erken teşhis ve glutensiz beslenme ile bağırsaklarınızı koruyun.

Gluten duyarlılığına sahip olabileceğinizi gösteren 10 işaret;

1. Sindirim sistemi problemleri; sürekli gaz, diyare (ishal), kabızlık problemleri (özellikle gluten içeren besinler aldıktan sonra)

2. Aşırı yorgunluk ve özellikle glutenli yiyecekleri içeren bir yemek tükettikten sonra çok yorgun hissetme

3. Otoimmün bir rahatsızlığın teşhisinin konulması; Romatoid artrit, Lupus, Sedef, Multiple Sclerosis gibi

4. Migren ve başağrısı ( The American Journal of Gastroenterology yayınladığı makalede gluten duyarlılığının migren tanısı konmuş pek çok kişide altta yatan asıl sebep oldugunu vurgulamıştır. Migren hastalarının glutensiz yaşam tarzını benimsemesi ile migren sorunlarını en aza indirdiği ya da tamamen ortadan kaybolduğu yapılan çalışmalarda gözlenmiştir. Detaylı bilgi icin bu makaleyi okuyabilirsiniz; Association Between Migraine and Celiac Disease: Results From a Preliminary Case-Control and Therapeutic Study)

5. Eklemlerde özellikle dizlerde, parmaklarda ve kalça ekleminde inflamasyon ve şişkinlik

6. Fibromiyalji

7. Beyin sislenmesi/bulanması

8. Baş dönmesi ya da denge kaybı gibi nörolojik semptomlar

9. Hormon bozukluğu ( Premenstrual sendrom, Polikistik over sendromu )

10. Sürekli kaygı, endişe ve depresyon hali

 

Dünya da yapılan araştırmalar 55 den fazla hastalığın gluten ile bağlantılı olduğunu açıkca belirtiyor ve yaklaşık %99 oranında tanısı konmamış fakat gluten intoleransına sahip kişilerin bulunduğunu da eklemek gerek. Bende gerek sedef hastalığım gerekse sağlıklı yaşama olan tutkum nedeniyle 6 ay önce hayatımı glutensiz beslenme şekline çevirerek bir süre gözlemlemeye karar verdim. Süpermarketlerin glutensiz yiyecekler kısımında dakikalar geçirmeye, glutensiz tarifleri tek tek mutfağımda denemeye, makaleler okumaya, biraz daha büyük bir adım atarak Deakin üniversitesinde bu konuda ders almaya ve bu alanda uzun yıllardır çalışan pek çok kişi ile bağlantı kurmaya başladım. Son 6 aydır ılıman bir şekilde hayatımdan gluteni çıkardım ve ailem başta olmak üzere tüm çevremi bu konuda yönlendiriyorum. Çok içten bir şekilde şunu belirtmeliyim ki cildimin yenilendiğini bu 6 ay içerisinde adım adım hissettim diyebilirim. Yapı olarak zaten çok enerjik ve aktif bir kadın olduğum yakın çevrem tarafından her zaman bana söylenirdi ama glutensiz yiyecekler ile beslenmeye başladıktan sonra enerji seviyem çok daha yükseldi ve çok daha iyi hissetmeye başladım. Tabi şunuda eklemekte fayda var aynı dönem içerisinde beyaz şeker içeren herşeye de veda edip evde yaptığım tatlılarda sadece stevia ya da tarçın kullandım. Kısaca sağlıklı yaşamak aslında çokta zor değil sadece biraz emek ve araştırma ile kendinizi ve sevdiklerinizi pek çok hastalıktan koruyabilir ve çok daha enerjik hissedebilirsiniz. Market raflarında “glutensiz” başlığı taşıyan ürünleri maalesef “diyabet” ürünleri kadar yaygın göremesek de, üzerine konuştukça ve konuşuldukça bu beslenme şekli lüks bir tercihten ziyade bir gereklilik olarak hayatlarımızda yerini alacaktır diye ümit ediyorum.

Hepinize sevdiklerinizle sağlık dolu bir bayram diliyorum.

ESRA PULAK

Hayatı yorumlayışı, derinliği, ustaca kullandığı kelimelerle yazdığı samimi yazıları ve o güzel enerjisiyle beni her geçen gün daha da etkileyen ve ilham veren sevgili Esra Pulak’ın yazılarından birini sizlerle paylaşmak istedim. Keyifle okuyacağınıza eminim.

http://esrapulak.blogspot.com.au

http://www.yogainn.net

HANUMANASANA

Yoga pozları içinde ‘maymun pozu’olarak bilinen Hanumanasana uygulanabilirliğinin zorluğu ile tanınır. Arkasındaki hikaye en sevdiğim mitolojik öykülerden biridir.

Bu mistik öyküye göre; rüzgar tanrısı Vayu, güzel bir kadın olan Anjana’ya olan hayranlığını, çocuk sahibi olmak için ettiği dualara yardım ederek gösterir. Vayu, birkaç pirinç tanesini kutsar ve kuşlarla Anjana’ya gönderir. O anda da her zaman olduğu gibi dua etmekte olan Anjana kendisine ulaşan kutsanmış pirinç tanelerini yutar ve hamile kalır. Doğduğunda bebeğe Anjana’nın oğlu anlamına gelen Anjaneya adını verir. Çocuk, babasının rüzgar tanrısı olması sebebiyle yarı ölümlü, yarı tanrı’dır. Anjaneya bir sabah uyandığında gökyüzünde uçan dev bir mango meyvesi gördüğünü sanar. Bu meyveyi çok sevdiği için gökyüzüne doğru yönelir. Oysa ki gökyüzünde uçan bir meyve değil, güneştir. Anjaneya’nın kendisine yönelişini bir tehdit olarak algılayan güneş tanrısı Surya ona bir yıldırım gönderir ve çenesine yıldırım çarpan çocuk oracıkta ölür. Rüzgar tanrısı Vayu bunu öğrenince çok derin bir nefes alarak dünyadaki tüm havayı içine çeker ve canlılar boğulmaya başlar. Durumun vahametini gören diğer tanrılar biraraya gelerek iki tanrı’nın aralarında anlaşmalarını sağlar. Anjaneya için yeni bir isim düşünülür; çene anlamına gelen Hanuh’dan yola çıkarak  adını Hanuman koyarlar. Anjaneya Hanuman olarak yeniden canlanacak olsa da kısa dönem bir hafıza kaybı ile lanetlenecek ve tanrısal tarafını unutacaktır. Annesi Anjana’nın gözetiminden alınan Hanuman maymunların tanrısı Sugriva’nın himayesine verilir. Böylece Hanuman bir maymun bedeninde yeni hayatına başlar.  Sahip olduğu tanrısal güçlerden habersiz, sıradan bir çocuk olarak maymunlar krallığında büyüyen Hanuman, ormanda gezintiye çıktığı bir günde kral Ram ile tanışır.  Aralarında hemen yakınlık kurulur. Kral Ram Hanuman’a çok güvenmektedir. Bir gün Kral Ram’ın karısı Sita Şeytan Ravana tarafından kaçırılır. Kral Ram o anda krallığını bırakamayacağından Sita’yı kurtarmak için en yakın dostu Hanuman’ı görevlendirir.  Hanuman bu görevi kabul eder ancak kraliçe Sita’yı geri getirmek için geçmesi gereken okyanusu nasıl aşacağı hakkında hiç bir fikri yoktur. Hanuman  yere oturur,  avuç içlerini göğüs hizasında birleştirerek kendisine bir yol göstermesi için tanrılara dua etmeye başlar. İşte o vakit, toprağa sıkıca bastığı ayağına birdenbire bir güç gelir ve Hanuman yerden havalanıverir. Burada şunu hatırlamamız gerekir; Hanuman dua etmek için oturduğunda  üstlendiği görevi yerine getirecek güce zaten sahiptir. Rüzgar tanrısının oğlu olarak  dilediği herşeyi yapabilecek yeteneği vardır ama bunu bilmemektedir. Hanuman yerden havalanır havalanmaz tıpkı Hanumanasana olarak  bildiğimiz pozda olduğu gibi bir ayağını ileri atar, diğer ayağını geriye alır ve böylelikle bir kıyıdan diğerine, havada uçarak ulaşır ve kraliçe Sita’yı kurtarır.

Bu mitolojik hikaye der ki; ” Her bir insanoğlunun özünde, dilediğini gerçekleştirecek, ve hatta imkansızı başarabilecek ilahi bir güç saklıdır. Sadece bu müthiş potansiyelinizin farkında değilsiniz. İleriye doğru bir adım atarken ortaya çıkabilecek her türlü korkuyu yenmek için adımlarınızı cesaretle atınız. Ve bunun için tek bir yere; kalbinize sığınmanız yeterlidir. Korkularınızın sadece ve sadece sevgiyle aşılacağına güvenmeniz gerekir. Kalbinize sığının…”