Hep Yoga yapın, hadi yogaya başlayın diye gerek çevreme gerekse beni takip eden herkese yıllardır yogayı tavsiye ediyorum. Fakat bunun nedeni yoga eğitmeni olmamdan ziyade bir fizyoterapist olarak terapi boyutunda yogayı yıllardır hastalarıma  uygulamam ve üzerine de pek çok araştırma yapmam. Yıllar önce yoga eğitmeni olmaya karar verdiğimde Avustralya da eğitmenlik veren tüm stüdyoları ve akademileri tek tek gezip hep şu soruyu sordum;  Peki ama nasıl? Yoga nasıl olurda böbrek üstü bezlerden salgılanan stress hormonu kortisol salımını azaltabiliyor, peki ama yoga ile nörolojik hastalıklar arasında nasıl bir ilişki var? Yoga tiroid bezi fonksiyonunu nasıl düzenleyebiliyor, karaciğer ve yoga arasında ki bağlantıyı bana açıklayabilir misiniz? Tahmin edersiniz ki tüm bunlara benzer onlarca soruların cevaplarını aramam ve yogayı bir sağlık uygulayıcı olarak bu anlamda degerlendirmem kaçınılmazdı. Amacım yoga eğitmenliğini bir meslek olarak uygulamaktan ziyade holistik (bütünleyici) sağlığa inan biri olarak kendi hastalarıma ve öğrencilerime bu terapi yöntemini nasıl uygulayacağımı öğrenmekti. Bu aramalarım doğrultusunda Avustralya’da  yoga terapiye bakış açıları ile beni oldukça etkileyen Moksha Yoga ekibi ile tanıştım.  Tabi ki akademi, başvuran ilk yabancı ögrenci olmam nedeniyle başlarda programa beni dahil etmekte kararsız kaldı. Melborne de pek çok doktorun, fizyoterapistin ve sağlıkçının programa dahil olabilmek için sırada beklediğini düşünürsek benim kabul almakta zorlanmam pekte garip değildi. Sonunda 3 ay uğraştan sonra hayatımı değiştiren ve mesleğimi uygulayışıma ve  yaklaşımıma yeni bir boyut kazandıran yogayı çok yakından tanıma şansı buldum. Üniversite hayatımda bile bu kadar zorlanmadığım haftalık araştırma ödevleri, onlarca okunan akademik makale, toplamda 20 bin kelimeye ulaşan yazdığım makaleler ile adım adım yoga terapiyi inceledim. Kısaca yoga hayatıma tarifsiz değerler kazandırdı ve sadece terapi boyutunda değil, yaşama olan farkındalığımı arttırması ve bana sunduğu eşsiz yolculuk özetleyebileceğim birkaç faydası. Avidya Yoga’da başlangıç sınıflarımda her zaman söylediğim gibi beyninizin tamamen kablolardan ibaret olduğunu düşünün ve bu kabloları oturup ayırmazsanız ve bu karışıklığı ortadan kaldırmazsanız bu kablolar stresle, zamanla aşınacak  ve bir trafonun patlaması gibi semptom düzeyine ulaşam hastalıklarla size geri dönecek. Doktora gittiğinizde kağıdın üzerinde tanısı konmuş bir hastalık olarakta hayatınızda yer bulacak. Yaşam koçluğu yaptığım kişilere söylediğim gibi evinizi su basınca halıları yıkarım, suyu boşaltırım temizlerim geçer diyip kestirip atmıyorsanız ve kaynağını bulmaya çalışıyorsanız kendinize de bir zahmet aynı özeni gösterin. Evi su basmadan, kablolar aşınıp trafoyu patlatmadan, kağıt uzerine dökülmüş hastalıklar karşınıza çıkmadan lütfen bugün birşeyler yapmaya başlayın ve hastalıkların engellenmesinde ve tedavisinde bizlere rehberlik eden 5000 yıllık bir bilimi, yogayı bir an önce hayatınıza sokun. Bende hiçbir şey yok çok sağlıklıyım diyenler şu soruları sorun kendinize;
*Ne kadar tükettiğiniz ya da ne kadara sahip olduğunuz hiç önemli olmadan  hep daha fazlasını mı istiyorsunuz ve herşeyin daha iyisini,  en son modelini satın almak için mi uğraşıyorsunuz? Ama yine de mutlu değil misiniz?
*Memnuniyetsiz ve mutsuz musunuz? Stres, öfke, açgözlülük, depresyon, karamsarlık…Tanıdık geldi mi?
 *Hep birşeylerin eksik olduğu duygusunu mu yaşıyorsunuz? Bu eksikliği gidermek için ise daha da fazla satın alıp, daha da fazla mı biriktiyorsunuz?  Ayakkabılar, kıyafetler, çantalar adını siz koyun!
*Yoksa herşey mükemmel olsun diye uğraşanlardan mısınız? Eşim, çocuğum , işim bedenim herşey harika olmalı olmasa da oyle gözükmeli diyenlerden misiniz?
*İnsanların hakkınızda ki düşünceleri gününüzü ya da hayatınızı şekillendiren “hayatta umurumda olmaz” desenizde içten içe sizi etkileyen bir unsur mu?
Bunlardan sadece birine bile EVET diyorsanız yogayı hayatınızın bir parçası haline getirmek için daha fazla beklemeyin derim. Yoga sadece mat üzerinde uygulanan bir disiplin değil günlük hayatımızda yüzleştiğimiz tüm bu engellerle mücadelemizde ruhsal gelişimimize ışık tutan, hayatın her alanında uygulayabileceğimiz bir rehber. Gerçekten size bu eğitimi verebilecek doğru kişilerle ve doğru yerlerde yogayı tecrübe ederseniz bir daha yaşamınızdan eksik etmek istemeyeceğiniz harika bir yolculuğa adım atmış olursunuz.
Namaste

Son günlerde maillerde ve mesajlarda bana en çok sorulan soru şu; “Daha sağlıklı olabilmek için nereden başlayabilirim?”
Tabi ki sağlıklı bir hayat önce mutfağınızda başlar ama benim bundan da önce en çok önem verdiğim ve yaşam koçluğu yaptığım kişilere hazırladığım programda ilk sıraya koyduğum konu uyku düzeni. Kaliteli bir uykunun bedeni hücresel düzeyde yeniden şarj ettiğini ve 8 saat gece uykusunun bağışıklık sisteminiz için ne kadar önem taşıdığını sanıyorum yazmama bile gerek yoktur. Uyu demek elbette kolay ama peki uyku problemi yaşıyorsanız neler yapabilirsiniz? Bugünden itibaren uygulamaya başlayabileceğiniz ve benimde uyku sorunu çeken müşterilerime tavsiye ettiğim 10 öneri;
1. Akşam saatleri bedenimizin kendini dinlenme moduna aldığı saatlerdir ve bu saatlerde gerek beyninizi gerekse bedeninizi aşırı derecede yormaktan kaçının. Yorucu egzersizleri, cep telefonunuz ile yapışık geçirdiğiniz saatleri, sosyal medya hesaplarınızda harcanan dakikaları kısaca beyninizi fazlasıyla uyaracak herşeyi en aza indirmeye çalışın.
2. Özellikle akşam 9 itibariyle cep telefonunuza, tv ve bilgisayar gibi tüm elektronik eşyalarınıza sabaha kadar hoşçakal demeyi alışkanlık haline getirin. Pek çok müşterim bu madde için YAPAMAM HAYATTA OLMAZ diyerek çığlıklar atıyor ilk başlarda. Eğer sizde okuduğunuzda aynı tepkiyi verdiyseniz şöyle yaparak bu alışkanlığı size kazandırmaya çalışalım; Eğer yatana kadar beyninizi uyaracak tüm elektronik aletleri açık tutmayı sevenlerdenseniz, ilk gün 10 dakika ile başlayın ve bu süreyi giderek arttırın. İlk gün yatmadan 10 dakika önce ertesi gün 20 dakika gibi. Herşeyden uzakta geçireceğiniz bu süre kendinize ya da ailenize ayıracağınız kaliteli zamanıda arttıracak unutmayın.
3. Uyuduğunuz odanın karanlıkta olmasının ne kadar önemli olduğunu yıllardır öğrencilerime ve çevreme anlatıyorum. Beyninizde bulunan endokrin bezlerden bir tanesi özellikle siz uyurken kansere koruyucu bir hormon salgılıyor (melatonin) ve karanlık bu hormonun etkisini oldukça arttırıyor.
4. Sağlığınız hayatınızda ki ilk öncelik ve sabaha kadar bekleyebilecek herşeyi ertelemeyi, kendinize daha çok değer vermeyi öğrenin.
5. Uyku öncesi yastığınıza birkaç damla lavanta yağı damlatın. Özellikle stresli bir gün geçiriyorsanız gün içinde de lavanta yağı sizi rahatlatacaktır.
6. Ilık sütün içine çok az tuz ve tarçın ekleyin, uyku sıkıntısı çektiğiniz günler özellikle bu sütü tüketin.
7. Papatya çayını hafife almayın. İnanılmaz rahatlatıcı ve uyku sorunları için birebir.
8. Evinizde ki lambaların çok parlak olmasından kaçının özellikle odanızı hafifçe  aydınlatan köşe lambaları bu anlamda çok ideal.
9. Dinlendirici müzikleri uyumadan önce dinlemek gevşemeniz için her zaman iyi bir yoldur.
10. Parasempatik sinir sisteminizi (gevşemenizi ve rahatlamanızı sağlayan sinir sistemi) harekete geçiren nefes tekniklerinden biri olan okyanus nefesini deneyin. (Eski öğrencilerim bu nefes tekniği hatırlayacaktır). Burnunuzdan nefes alın ve verirken ağzınız kapalı bir gözlük camını temizler gibi üflediğinizi düşünerek boğazınızda hava çıkışını azaltıp okyanus dalgalarına benzer bir ses çıkarmaya çalışın. Gün içerisinde pratiğini yapabilir ya da yoga eğitmeninize bu nefes tekniği hakkında danışabilirsiniz.
Kaliteli ve güzel bir uykunun hayatınızda yarattığı değişim düşündüğünüzden çok daha büyük olacak unutmayın.

 

Karaciğerin gerçekleştirdiği sayısız işlevi nedeniyle ne kadar önemli bir organ olduğunu sanıyorum bilmeyen yoktur. Bedenimizi toksinlerden arındırmak, kan şeker seviyesini düzenlemek, karbonhidratları, yağları ve proteni metabolise etmek, vitamin ve mineralleri sentezlemek ve hormanları düzene sokmak bu organın bedenimizi sağlıklı tutmak adına üstlendiği görevlerden sadece birkaçı. Özellikle detoksifikasyon görevini yerini getirmek için tam performansla çalışması gereken bu özel organımızı maalesef pek çok kişi beslenme şekli, alkol ve kahve gibi alışkanlıkları nedeniyle çokta iyi koruyamıyor. Hormon düzensizlikleri, uyku problemleri, aşırı yorgunluk hali, akne ve benzeri cilt problemleri karaciğerinizin yavaşladığını kısaca yorulduğunu gösteren birkaç işaret. Avusturalya da sağlıklı yaşam koçluğu yaptığım kişilere hep şunu hatırlatıyorum; “Bedeninizi dinlemeyi öğrenin”. Hastalıklar tanısı konmadan ve semptomlarını ortaya çıkarmadan önce bedeniniz mutlaka size birşeylerin ters gitmeye başladığını gösteren işaretler verir. Sizi uyarıcı nitelikte ki bu işaretleri ciddiye alarak bir an önce önleminizi almak ise kendinize ve geleceğinize vereceğiniz en güzel hediye.

Peki uzun lafın kısası karaciğerimize bedenimizi korumak için verdiği mücadelede nasıl destek olabiliriz! Mutfaklarınızda ve alışkanlıklarınızda yaratacağınız birkaç değişiklik ile başlayabilirsiniz;

* Öğünlerinizden yapraklı yeşil sebzeleri eksik etmeyin ( brokoli, ıspanak ve roka gibi)

* Tabaklarınızı çeşitli meyve ve sebzelerle renklendirin ( havuç, yaban mersini,mevsim meyveleri)

* Soğan ve sarımsağı yemeklerinizden eksik etmeyin ( önemli not; sarımsağı yemeğe en son ekleyin. Isıyla 10 dakikadan fazla temas eden sarımsak maalesef tüm faydasını kaybediyor)

* Zencefil en büyük dostunuz olsun ( ben pilavıma bile katmaya başladım)

* Ceviz, badem ve chia tohumları karaciğer dostu unutmayın

* Proteinden zengin besinleri her öğün tüketmeye özen gösterin (kinoa, balık, tavuk..)

* Kendinize sadece her gün bir kahve hakkı tanıyın

* Alkolü sıkça tüketiyorsanız vedalaşmaya hazırlanın

* Şeker tüketimi konusunda sağlıklı seçeneklere yönelin ve beyaz şekeri hayatınızdan ve mutfağınızdan uzak tutun (stevia en sağlıklı alternatif)

* Vit B takviyesi alın (beslenme uzmanınıza bu konuda danışın)

* Paketlenmiş,işlemden geçmiş ve raflarda beni al diye bekleyen herşeyi yaşamınızda minimuma indirmeye çalışın

* Karaciğerinizin sizin için en çok çalıştığı gece vakitlerinde ona yardımcı olabilmek için özellikle gece 11 ve 4 arası uykuda olmaya özen gösterin. Bu saatleri uyanık geçiren kişilerin ertesi gün çok yorgun olmasının sebebi karaciğeriniz detoks vazifesini yaparken sizin ona uykusuz kalarak zorluk çıkarmanızdır.

Karaciğeriniz yukarıda sıraladığım tüm bu özeniniz ve sevginize karşılık parıldayan bir cilt, sağlıkla ve tam fonksiyonla çalışan hormonlar, kilo kontrolü ve ışıldayan saçlar olarak size teşekkür edecek.

Eğer hayatınızda bir kez olsun ölüm acısını yakından hissettiyseniz nasıl tarifsiz ve çaresiz bir duygu olduğunu anlatmama gerek yoktur. Keşkelerin içinde kaybolduğunuz, zamanı geri çevirebilmek adına sahip olduğunuz herşeyi feda edebileceğiniz, hayatın anlamsızlaştığı ve aldığınız nefesi bile sorguladığınız bir dönem. Tüm bunların yanında sevdiğiniz insanın canının yandığını görüp elinizden birşey gelmemesi yüreğinizi yakan diğer bir ateş. 20 Ağustos 2014 bizim yaşamımızın en acı günü ve yaklaşık bir yıldır da iyileşmeye ve hayata umutla tuttunmaya çalışıyoruz. Benim ve eşimin bundan yaklaşık bir yıl önce yaşadığımız o büyük acıdan sonra iyileşebilmek ve tekrar iyi hissedebilmek adına hayatımızın felsefesi haline getirdiğimiz birkaç kuralı sizinle bugün paylaşmak istedim. Bu yazımı 20 Ağustos günü yayınlamayı düşünürken bugünün belki de daha doğru olabileceğine karar verdim. Ülke olarak içinde bulunduğumuz bu üzücü süreçte okuyan ya da aynı acıları tecrübe eden birilerine biraz olsun umuyorum hayatında ışık olur bu yazı.

Günlük hayatlarımızda bireysel olarak mücadele ettiğimiz farklı sıkıntıların üzerine yaşadığımız her toplumsal yıkımdan sonra da, vicdan sahibi bir halkın insanları olarak gerek yüreklerimizde gerekse hafızalarımızda büyük yaralar açılıyor. Öfkenin, nefret dolu sosyal mesajların ve kaygıların hayatlarımızın ve ülkemizin baş köşesine yerleştiği bugünlerde hepimizin biraz nefes almaya ve olumlu düşünmeye ihtiyacı var. Kötü hissetme ve hissettirilme konusunda özellikle son zamanlarda bu kadar başarılıyken yaşamlarımızda hala bir şeyleri değiştirebilme şansımız var mı? Çevremizde yaşanılan bunca olumsuzluğa rağmen huzurlu ve mutlu olabilir miyiz? Kendinizi kızgın, kaygı dolu ve öfkeli hissetmek yerine bu enerjinizi olumlu alanlara yöneltmek sizi duyarsız biri mi yapar? Gerçek şu ki nefretle ve negatif enerji ile dolu hiçbir birey ya da toplum sağlıklı değildir ve sağlıklı adımlar atamaz. Daha da önemlisi yaşadığımız bu travmalar ve stresler yakın zamanda daha da büyük hasarlara yol açacaktır. Mutluluk önce sizin zihninizde ve bedeninizde başlamalı. Aksi halde birbirimizi zehirlemekten ve toplum olarak parçalanmaktan öteye gidemeyiz. İyi hissedebilmek aslında sizin elinizde. Bunun içinde birilerinin sizi motive etmesini beklemek yerine önce sizin kendinizi motive edebilmeyi öğrenmeniz gerekir. Nasıl mı?

*Aldığımız nefesi bile geri veriyorsak sahip olduğumuz mal, toprak parçası ya da para ile değer biçilen satın alınan herşeyin geçiçi olduğunu, aslında size ait olmadığını sık sık kendinize hatırlatın.

*Hafta içi her gün kendinize sosyal medyadan, telefonunuzdan, haberlerden ve negatif enerji dolu insanlardan uzakta STRESSİZ ORTAM zamanları yaratın. Her gün düzenli olarak gideceğiniz ve kendinizle başbaşa kalabileceğiniz alanlar bulun. Günde en az 10 dakika kendiniz için bu zamanı ayırın.

*Değişiklik yapın, size kendinizi iyi hissettirecek farklı şeyleri deneyin. Uzun süredir başlayamadığınız hobinize geri dönün mesela ya da hiç cesaret edemediğiniz yeni bir şeyi deneyin bu hafta sonu.

*Hayatınızda sahip olduğunuz için şükredeceğiniz en az üç şeyi hergün kendinize hatırlatın. Sağlığınız, aileniz ya da çok şükür diyebileceğiniz her ne varsa yaşamlarınızda size verilmiş bir armağandır unutmayın.

*Düşündüğünüz, kafanızda kurduğunuz herşeye inanmayın ve ne zaman olumsuz bir düşünce zihninizi meşgul etse sizi en çok mutlu eden anı ya da kişiyi hatırlamaya çalışın.

*Sizi olumsuzluğa sürükleyecek kişilere ve sohbetlere izin vermeyin. Yaşadıkları mutsuzlukları ya da hatalarının bedelini başka insanları mutsuz ederek ya da üzmeye çalışarak çıkartmaya çalışan insanları yaşamınızdan tamamen çıkartın.—Mış gibi  yapan ama eline geçen ilk fırsatta BEN diye başlayan cümleler kuran bu insanları değiştirmeye çalışmak maalesef zaman kaybı!

*Yaşanılan herşey iyi ya da kötü hayatın bir parçası. Değiştiremeyeceklerinizi olduğu gibi kabul edin.

*Yoğun iş temponuza, bitirilmesi gereken projelerinize ya da işlerinize rağmen her gün ailenize ve dostlarınıza zaman ayırmaya çalışın. Düzenli bir sosyal hayat ve sevdiklerinizle dolu dolu geçireceğiniz saatler hayatta ki birçok başarınında en büyük sırrı bana kalırsa.

*Her gün hayatlarımızda ki bir diğer özel gün, yeni bir şans, tekrarı olmayan ve bir daha asla yaşanmayacak olan özel gün. Gününüz sizin gördüğünüz kadar aydınlık, hissetmek istediğiniz kadar mutluluk dolu geçecek. Karar sizin!!! Her gün önce KENDİNİZE ve sonra sevdiklerinize iyi davranın.

*Hayatınızı, yaşadıklarınızı ve kendinizi kimse ile karşılaştırmayın. Herkes bu yaşamda kendi yolculuğunu yaşayıp farklı şeyler tecrübe ediyor. Eğer bir kıyaslama yapmak istiyorsanız kendinizi kendinizle kıyaslayın. Her geçen gün daha iyi, daha sağlıklı ve mutlu olmak için çaba gösterin. Kısaca klişe ama başkalarının hayatlarını baz alarak enerjinizi boşa tüketeceğinize kendinizin en iyi versiyonu olmaya çalışın.

Nasıl öfke dolu ve huzursuz bir zihin bulaşıcı bir hastalık gibi yayılıyorsa, mutluluğu ve neşeyi de çevremize aynı şekilde yaymak bizim elimizde. Hayatı kirli toz bulutlarının içinde yaşayarak ümitsizliğe kapılmaktansa, kendi küçük dünyamızda ve çevremizde yarattığımız ufak değişimler ile başlayalım işe. Ufak değişimlerin büyük kazanımlara yol açtığını unutmayalım.

 

Sevgiler

Berna

 

Sevgili Aysel Can, annemiz seni her geçen gün daha çok özlüyoruz. Tek yapabildiğimiz sensiz hayata alışmaya çalışmak. Huzur içinde uyu….Çok özledik…

Gluten nedir?

Gluten sanıyorum pek çok kişinin bu aralar sıkça duymaya başladığı bir kelime. Özelikle de otoimmün bir rahatsızlığa sahipseniz beslenme şeklinizi glutensiz olarak değiştirmeniz doktorunuz ya da beslenme uzmanınız tarafından tavsiye edilmiştir bile. Bende geçen yıla kadar bu beslenme şeklinin sadece gluten intoleransına yani “gluten duyarlılığı” sahip kişilere özgü olduğunu düşünürken Avusturalya da tanışma fırsatı bulduğum ve aynı okuldan mezun olduğum beslenme uzmanı ve yazar Lola Berry sayesinde bakış açım tamamen değişti diyebilirim. Gerek kitaplarında gerekse sohbetlerinde sıkça dile getirdigi gluteni son bir yıldır araştırmaya, kurslara katılmaya ve bu konuda dünya da yazılmış makaleleri incelemeye başladım. Özellikle yaşadığım Melbourne şehri sağlıklı yaşama olan hassasiyeti ile meşhur bir şehir olması nedeniyle araştırmalarım konusunda bana pek çok konuda olanak sundu ve çok farklı uzmanlarla tanışma fırsatı sağladı. Son 6 aydır da hayatımdan yavaş yavaş çıkardığım gluteni ve glutensiz beslenmenin etkilerini kendimde gözlemlemeye başladım. Tecrübelerimi yazımın sonunda paylaşacağım ama öncelikle biraz bilgi ile başlayalım.

Gluten nedir?

Gluten, arpa, buğday, bira, makarna, ekmek, bulgur ve bir çok işlenmiş gıdada bulunan bir tür proteindir. Gluten içeren tahıllardan yapılan unlu gıdalar sofralarımızda büyük oranda tüketilmektedir ve bağırsak hastalıklarından metabolizmik sorunlara kadar sindirim ve dolaşım sistemini oldukça etkileyen zararları bulunmaktadır. Vücuttaki doku sistemine verdiği zararlar sonucu bağışıklık sisteminin genetik yapısını değiştirir ve vücudun alerji, astım ve enfeksiyonlara karşı olan savunmasını bozar. Çölyak hastalığına sahip olanlar ise yüksek gluten duyarlılığı riski altında yaşayan bireylerdir.

Gluten duyarlılığı ve bağırsaklarda hasar olup olmadığını nasıl anlaşılır?

Gaita testi ile varlığı test edilebilmektedir ve bu şekilde bağırsakların zarar görüp görmediği anlaşılabilir. Ama benim fikrim glutensiz diyete başlamak için bağırsaklarda hasar oluşmasını beklemeyin ve test yaptırarak erken teşhis ve glutensiz beslenme ile bağırsaklarınızı koruyun.

Gluten duyarlılığına sahip olabileceğinizi gösteren 10 işaret;

1. Sindirim sistemi problemleri; sürekli gaz, diyare (ishal), kabızlık problemleri (özellikle gluten içeren besinler aldıktan sonra)

2. Aşırı yorgunluk ve özellikle glutenli yiyecekleri içeren bir yemek tükettikten sonra çok yorgun hissetme

3. Otoimmün bir rahatsızlığın teşhisinin konulması; Romatoid artrit, Lupus, Sedef, Multiple Sclerosis gibi

4. Migren ve başağrısı ( The American Journal of Gastroenterology yayınladığı makalede gluten duyarlılığının migren tanısı konmuş pek çok kişide altta yatan asıl sebep oldugunu vurgulamıştır. Migren hastalarının glutensiz yaşam tarzını benimsemesi ile migren sorunlarını en aza indirdiği ya da tamamen ortadan kaybolduğu yapılan çalışmalarda gözlenmiştir. Detaylı bilgi icin bu makaleyi okuyabilirsiniz; Association Between Migraine and Celiac Disease: Results From a Preliminary Case-Control and Therapeutic Study)

5. Eklemlerde özellikle dizlerde, parmaklarda ve kalça ekleminde inflamasyon ve şişkinlik

6. Fibromiyalji

7. Beyin sislenmesi/bulanması

8. Baş dönmesi ya da denge kaybı gibi nörolojik semptomlar

9. Hormon bozukluğu ( Premenstrual sendrom, Polikistik over sendromu )

10. Sürekli kaygı, endişe ve depresyon hali

 

Dünya da yapılan araştırmalar 55 den fazla hastalığın gluten ile bağlantılı olduğunu açıkca belirtiyor ve yaklaşık %99 oranında tanısı konmamış fakat gluten intoleransına sahip kişilerin bulunduğunu da eklemek gerek. Bende gerek sedef hastalığım gerekse sağlıklı yaşama olan tutkum nedeniyle 6 ay önce hayatımı glutensiz beslenme şekline çevirerek bir süre gözlemlemeye karar verdim. Süpermarketlerin glutensiz yiyecekler kısımında dakikalar geçirmeye, glutensiz tarifleri tek tek mutfağımda denemeye, makaleler okumaya, biraz daha büyük bir adım atarak Deakin üniversitesinde bu konuda ders almaya ve bu alanda uzun yıllardır çalışan pek çok kişi ile bağlantı kurmaya başladım. Son 6 aydır ılıman bir şekilde hayatımdan gluteni çıkardım ve ailem başta olmak üzere tüm çevremi bu konuda yönlendiriyorum. Çok içten bir şekilde şunu belirtmeliyim ki cildimin yenilendiğini bu 6 ay içerisinde adım adım hissettim diyebilirim. Yapı olarak zaten çok enerjik ve aktif bir kadın olduğum yakın çevrem tarafından her zaman bana söylenirdi ama glutensiz yiyecekler ile beslenmeye başladıktan sonra enerji seviyem çok daha yükseldi ve çok daha iyi hissetmeye başladım. Tabi şunuda eklemekte fayda var aynı dönem içerisinde beyaz şeker içeren herşeye de veda edip evde yaptığım tatlılarda sadece stevia ya da tarçın kullandım. Kısaca sağlıklı yaşamak aslında çokta zor değil sadece biraz emek ve araştırma ile kendinizi ve sevdiklerinizi pek çok hastalıktan koruyabilir ve çok daha enerjik hissedebilirsiniz. Market raflarında “glutensiz” başlığı taşıyan ürünleri maalesef “diyabet” ürünleri kadar yaygın göremesek de, üzerine konuştukça ve konuşuldukça bu beslenme şekli lüks bir tercihten ziyade bir gereklilik olarak hayatlarımızda yerini alacaktır diye ümit ediyorum.

Hepinize sevdiklerinizle sağlık dolu bir bayram diliyorum.

ESRA PULAK

Hayatı yorumlayışı, derinliği, ustaca kullandığı kelimelerle yazdığı samimi yazıları ve o güzel enerjisiyle beni her geçen gün daha da etkileyen ve ilham veren sevgili Esra Pulak’ın yazılarından birini sizlerle paylaşmak istedim. Keyifle okuyacağınıza eminim.

http://esrapulak.blogspot.com.au

http://www.yogainn.net

HANUMANASANA

Yoga pozları içinde ‘maymun pozu’olarak bilinen Hanumanasana uygulanabilirliğinin zorluğu ile tanınır. Arkasındaki hikaye en sevdiğim mitolojik öykülerden biridir.

Bu mistik öyküye göre; rüzgar tanrısı Vayu, güzel bir kadın olan Anjana’ya olan hayranlığını, çocuk sahibi olmak için ettiği dualara yardım ederek gösterir. Vayu, birkaç pirinç tanesini kutsar ve kuşlarla Anjana’ya gönderir. O anda da her zaman olduğu gibi dua etmekte olan Anjana kendisine ulaşan kutsanmış pirinç tanelerini yutar ve hamile kalır. Doğduğunda bebeğe Anjana’nın oğlu anlamına gelen Anjaneya adını verir. Çocuk, babasının rüzgar tanrısı olması sebebiyle yarı ölümlü, yarı tanrı’dır. Anjaneya bir sabah uyandığında gökyüzünde uçan dev bir mango meyvesi gördüğünü sanar. Bu meyveyi çok sevdiği için gökyüzüne doğru yönelir. Oysa ki gökyüzünde uçan bir meyve değil, güneştir. Anjaneya’nın kendisine yönelişini bir tehdit olarak algılayan güneş tanrısı Surya ona bir yıldırım gönderir ve çenesine yıldırım çarpan çocuk oracıkta ölür. Rüzgar tanrısı Vayu bunu öğrenince çok derin bir nefes alarak dünyadaki tüm havayı içine çeker ve canlılar boğulmaya başlar. Durumun vahametini gören diğer tanrılar biraraya gelerek iki tanrı’nın aralarında anlaşmalarını sağlar. Anjaneya için yeni bir isim düşünülür; çene anlamına gelen Hanuh’dan yola çıkarak  adını Hanuman koyarlar. Anjaneya Hanuman olarak yeniden canlanacak olsa da kısa dönem bir hafıza kaybı ile lanetlenecek ve tanrısal tarafını unutacaktır. Annesi Anjana’nın gözetiminden alınan Hanuman maymunların tanrısı Sugriva’nın himayesine verilir. Böylece Hanuman bir maymun bedeninde yeni hayatına başlar.  Sahip olduğu tanrısal güçlerden habersiz, sıradan bir çocuk olarak maymunlar krallığında büyüyen Hanuman, ormanda gezintiye çıktığı bir günde kral Ram ile tanışır.  Aralarında hemen yakınlık kurulur. Kral Ram Hanuman’a çok güvenmektedir. Bir gün Kral Ram’ın karısı Sita Şeytan Ravana tarafından kaçırılır. Kral Ram o anda krallığını bırakamayacağından Sita’yı kurtarmak için en yakın dostu Hanuman’ı görevlendirir.  Hanuman bu görevi kabul eder ancak kraliçe Sita’yı geri getirmek için geçmesi gereken okyanusu nasıl aşacağı hakkında hiç bir fikri yoktur. Hanuman  yere oturur,  avuç içlerini göğüs hizasında birleştirerek kendisine bir yol göstermesi için tanrılara dua etmeye başlar. İşte o vakit, toprağa sıkıca bastığı ayağına birdenbire bir güç gelir ve Hanuman yerden havalanıverir. Burada şunu hatırlamamız gerekir; Hanuman dua etmek için oturduğunda  üstlendiği görevi yerine getirecek güce zaten sahiptir. Rüzgar tanrısının oğlu olarak  dilediği herşeyi yapabilecek yeteneği vardır ama bunu bilmemektedir. Hanuman yerden havalanır havalanmaz tıpkı Hanumanasana olarak  bildiğimiz pozda olduğu gibi bir ayağını ileri atar, diğer ayağını geriye alır ve böylelikle bir kıyıdan diğerine, havada uçarak ulaşır ve kraliçe Sita’yı kurtarır.

Bu mitolojik hikaye der ki; ” Her bir insanoğlunun özünde, dilediğini gerçekleştirecek, ve hatta imkansızı başarabilecek ilahi bir güç saklıdır. Sadece bu müthiş potansiyelinizin farkında değilsiniz. İleriye doğru bir adım atarken ortaya çıkabilecek her türlü korkuyu yenmek için adımlarınızı cesaretle atınız. Ve bunun için tek bir yere; kalbinize sığınmanız yeterlidir. Korkularınızın sadece ve sadece sevgiyle aşılacağına güvenmeniz gerekir. Kalbinize sığının…”

Otoimmün Hastalığa Sahip Olabileceğinizi Gösteren 10 İşaret!

Multiple Sclerosis (MS Hastalığı), Tip 1 Şeker Hastalığı, Sedef Hastalığı ve Romatoid Artrit… Günümüzde isimlerini sıkça duyduğumuz bu hastalıkların ortak özelliğini biliyor musunuz? Bu hastalıklar 80’den fazla çeşidi olan otoimmün hastalıklardan en yaygın olan dört tanesidir. Benimde sedef hastalığı ile tanışıklığım ilkokul yıllarıma kadar dayanır. Özellikle 13-19 yaş arası yıllarımda vücudumda ki anlam veremediğim bu kırmızı plakaların hayatımı nasıl kabusa çevirdiğini anlatmama gerek yoktur sanırım. Her gece uyumadan önce sabah uyandığımda umarım yok olurlar diyerek dualar edip, ailemle birlikte yararlı olabilecek her yolu denediğimizi hatırlıyorum o yıllara dair. Özellikle yaz ayları benim hayatımda ki en ürkütücü zamanlardı diyebilirim. Tüm kış kıyafetlerın altına sakladığım sedeflerimi nasıl olur da tüm yaz boyunca kamufle ederim korkusu başlardı bahar mevsimiyle birlikte. İnsanların garip bakışları, enteresan sorular, bulaşıcı olmadığını ispatlamanız gereken ortamlar, kısaca bu hastalık çok küçük yaşlarda birçok tedirginliği de beraberinde getirdi diyebilirim. Defalarca denediğim fakat sonuç vermeyen tedavi yöntemlerinden sonra ailemin cesaretlendirmesi ile alternatif tedavi yöntemlerini denemeye ve beslenme şeklimi değiştirerek bu hastalıkla mücadele etmeye karar verdim. Sağlıklı yaşama olan tutkum ve alternatif tedavi yöntemleri ile olan gönül bağım bu sebeple çokta tesadüf değil aslında.

Peki uzun lafı kısası nedir bu otoimmün bozukluklar;

Hepimizin bildigi gibi bağışıklık sistemimiz vücudumuzu hastalık ve enfeksiyonlara karşı korur. Fakat ne yazık ki bazen ters hareket ederek vücudun kendi dokularına karşı uygun olmayan bağışıklık yanıtı oluşturur ve kendi vücut hücrelerini yok etmeye çalışır. Bu duruma otoimmün bozukluk adı verilir. Bağışıklık sistemi vücudun normal bileşenlerinin bir veya birden fazlasını artık “kendinden” saymayarak ve kendi hücreleri, dokuları ve/veya organlarına saldıran otoantikorlar oluşturur. Bu süreç sonrasında iltihaplanma ve hasarlar meydana gelir ve sonunda otoimmün bozukluklara yol açar. Her ne kadar henüz otoimmün hastalıklara tam olarak neyin sebep olduğu bulunamasa da yapılan birçok araştırma beslenme şeklinin bu hastalıkların oluşumunda çok önemli bir rol oynadığını kanıtlamıştır. (Bu konuda ki yazımı da çok kısa süre sonra sayfada paylaşacağım.)

Ortak belirtileri nelerdir?

Otoimmün hastalık türlerinin çeşitliliğinden dolayı belirtileri de değişkenlik gösterir. Bu hastalıklar kırmızı kan hücreleri, cilt, eklem, kas, bağ dokular ve endokrin bezleri gibi vücudun farklı bölgelerini etkileyebildiği için belirtileri de değişkendir. Ateş, hâlsizlik ve genel kırgınlık hissi en yaygın belirtileridir diyebiliriz.

Dr. Amy Myers en çok satan kitaplar arasında yer alan “The Autoimmune Solution” adlı kitabında otoimmün hastalığa sahip olabileceğinizi gösteren 10 işareti şöyle şıralamış;

Yazara göre bu semptomlardan birkaçı size tanıdık geliyorsa otoimmün bir bozukluğa sahip olabilirsiniz.

1.Eklem ağrısı, kas ağrısı ya da zayıflığı

2. Kilo kaybı, uykusuzluk ve sıcak intoleransı

3.Güneşe hassasiyet, tekrarlayan kızarıklıklar ve kaşıntılar

4.Konstrasyon ve odaklanma bozukluğu

5.Soğuk intoleransı, kilo alma ve çok çabuk yorulma

6.Saç dökülmesi, deri veya mukoza üzerinde değişik renk gösteren küçük lekeler

7.Karın ağrısı, dışkınızda kan ya da mukus belirtisi, ishal

8.Göz, ağız ve cilt kuruluğu

9.Ayak ve ellerinizde uyuşma ve karıncalanma

10. Çok sayıda düşük

Daha öncede belirttiğim gibi her otoimmün hastalık kendi içinde değişkenlik gösteren bulgu ve belirtilere sahiptir. Daha da önemlisi bu 10 maddede sıralanan genel semptomlar doğrultusunda bir otoimmün bozukluğa sahip olduğunuzu söylemek elbette doğru değil fakat günlük yaşamınızda sıkça karşılaştığınız ve sizi rahatsız eden sorunları dikkate almak açısından faydalı olacağını düşünüyorum.

Buğday çimi mucizesi

Evde kolaylıkla yetiştirilebilen buğday çiminin faydaları saymakla bitmiyor.

*30 ml taze sıkılmış buğday çimi suyu yaklaşık 1 kg yeşil sebze ile aynı besin değerini taşır.

*Buğday çiminin kimyasal bileşimi kana çok benzer ve harika bir kanser ilacıdır.

*Buğday çimi bol klorofil maddesi dışında 100 kadar vitamin, mineral ve besin maddesi içerir.

*Buğday çiminde, aynı ağırlıktaki portakaldan 60 kez daha fazla C vitamini ve aynı ağırlıktaki ıspanaktan 8 kat fazla demir bulunur.

*Buğdayın bir başka özelliği ise kandaki toksinleri nötralize eden maddeler içermesidir.

*Sıvı oksijenle dolu olan buğday çimi, doğanın en güçlü anti kanseri olan ‘laetril’ içermektedir.

Yulafın faydaları nelerdir?

Özellikle hafta içi kahvaltıya zaman yaratabilmek en büyük sıkıntı birçoğumuz için. Çoğunlukla bu önemli öğünü ya atlıyoruz ya da simit veya poğaça gibi hamur işleriyle geçiştiriyoruz. Bugün sizlerle kahvaltılarınızda tercih edebileceğiniz yulaf ve faydalarını paylaşmak istiyorum. Kullanımının kolay olması ve sayısız faydaları ile hafta içi kahvaltılarınız için harika bir seçenek. Birkaç faydasını hemen sıralayalım;

 

*Yulaf E vitamini, kalsiyum, magnezyum, potasyum bakır, çinko ve demir gibi mineraller içermektedir. Fotokimyasallar l, beta glikon 3 ve avenanthramides bakımından zenginlerdir.

 

*Yulaflar hem çözünebilir hem de çözünemez liflere katkıda bulunmaktadır. Çözünemez lifler sindirim sistemine yararlıdır, bağırsak hareketlerine yardımcı olur.

 

*Yulafın içinde bulunan çözünebilen lif kolesterol, arterleri tıkayıp kalp hastalıklarına neden olmadan önce onu yok etmektedir.

 

*Çocukların hazım güçlüklerini giderir.

 

*İdrar söktürür.

 

*Düşük kalorilidir ve mide de uzun süre kaldığı için tokluk hissi yaratır.

 

*Yüksek tansiyonu düşürmeye yardımcı olur.

 

Fakat bu besleyici besini kahvaltılarınız için bir seçenek haline getirmeden önce not almanız gereken birkaç detay daha ekleyelim. Yulafı tüketmeden bir gece önce ıslatmanız gerektiğinizi biliyor muydunuz? Peki neden? Tüm tahıllar dış katmanında phytic acid denilen bir organik asit içerir. Bu işlenmemiş ham asit sindirim sisteminde kalsiyum, magnesyum ve çinko ile birleşerek emilimlerini bloke edebilir ve ciddi mineral eksikliklerine sebep olabilir. Her ne kadar ilk başta bağırsak sisteminizi düzenlediğini ya da çalıştırdığını hissetseniz bile uzun süreli tüketildiğinde İrritabıl bağırsak sendromu (İBS) denilen anormal bağırsak hareketlerine sebep olabilir. Bu nedenle yulafı kullanmadan bir gece önce en az (7 saat) ıslatmak enzimlerin, lactobacilli ve diğer faydalı organizmaların bu phytic acid’i nötralize etmesine ve yıkılımınına neden olur. Bu şekilde yulaf ve benzeri tahılların faydalarından maksimum oranda yararlanabilirsiniz. Detaylı bilgi için Body Ecology Diet ve Nourishing Traditions kitaplarını okumanızı tavsiye ediyorum.

 

 

 

Kötü beslenmenin çağın hastalığı olarak kabul edilen Alzheimer’ı tetiklediğini biliyor muydunuz?

Vücutta insülin direncine yol açan bol miktarda şeker içeren gazlı içecekler, içerisinde zararlı yağların olduğu kızartmalar ile çok sayıda işlemden geçmiş besinler vücudun damar duvarında ve sinir hücrelerinde ağır tahribata yol açıyor.

Mersin Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Alzheimer Derneği Mersin Şube Başkanı Prof. Dr. Aynur Özge 2050 yılında dünya üzerinde bu hastalığın en çok Meksika, Hindistan ve Türkiye’de görülmesinin tahmin edildiğini belirtti ve şunları kaydetti:

“Bu hastalığın neden bu kadar yaygın olacağı ve daha da yaygınlaşacağı konusu çok tartışılıyor. Son zamanlarda hazırlanan bazı raporlar, endişelerimizi haklı çıkardı. Çünkü özellikle çağın hastalığı olarak kabul edilen diyabet ve kötü beslenmenin alzheimeri tetiklediği ortaya çıktı. Vücutta insülin direncine yol açan bol miktarda şeker içeren gazlı içecekler, içerisinde zararlı yağların olduğu kızartmalar, çok sayıda işlemden geçmiş besinler, vücudun damar duvarında ve sinir hücrelerinde tahribata yol açıyor. Bütün bu olayların içerisinde hafıza ve bellekle ilgili birçok sorun da kendisini göstermeye başlıyor.”

Hastalığın yaşlılık döneminde kendiliğinden oluştuğu yönünde yanlış düşünceler olduğunu ifade eden Prof. Dr. Özge, “Bu hastalık yaşlanınca kendiliğinden gelen bir hastalık değildir. Bu hastalığı belirleyen çocukluk ve orta yaş dönemindeki beslenme alışkanlıklarımızdır. Eğer çocuklarımıza, gençlerimize sağlıklı beslenmenin önemini anlatabilirsek, o zaman kalp, damar ve beyin sağlıklarını koruyabiliriz. Doğru bir beslenme modelini uygulayamazsak alzheimer ve felç gibi çeşitli hastalıklar kendini gösterecektir” diye konuştu.

Fast food tarzı beslenmenin önlenmesiyle birçok hastalıktan korunulabileceğini dile getiren Prof. Dr. Aynur Özge, şöyle devam etti:

“Çok geç olmadan yeniden Anadolu beslenme şekillerine geri dönmemiz lazım. Batı tipi beslenmenin kimseye yararı yok. Fast food tarzı birçok işlemden geçmiş, şekerli, kızartılmış ürünlerin tüketimini azaltmalıyız. Okul kantinlerinden başlayarak bir devrim gerçekleştirebilir, işlenerek tatlandırılan veya kızartılan ürünlerden kurtulursak, 2050 yılında alzheimerin en fazla görüleceği ülkeler sıralamasında yer almayız. Bu hastalıktan korunmak için düzenli ve sağlıklı beslenme büyük önem taşıyor. Yağı, proteini, karbonhidratı dengeli bir şekilde almalıyız. Bütün ürünleri doğal halleriyle tüketmeliyiz. Zeytinyağlı ve sebze ağırlıklı yemekler, işlemden geçmemiş doğal balık ve şeker ilave edilmemiş meyvelerin sularını tercih etmeliyiz. Anadolu usulü komposto olarak adlandırılan içecekler buna en iyi örnektir. Ayrıca, sınırlı miktarda siyah çikolata da doğru beslenmede aranan bir üründür.”